Üç günde kapadokya: İkinci gün

 

Kapadokya’da ikinci güne erkenden başladık. Haritamızı inceleyerek kendimize bir güzergah oluşturduk. Gezilecek yer çok, zaman ise kısıtlıydı. bu yüzden en çok görmek istediklerimize ağırlık vererek ilerledik.

İlk durağımız Ürgüp’ün en tepesinde bulunan Temenni Tepesi. Sabahın erken saatlerinde gittiğimiz için bizden başka kimse yoktu. Manzarayı seyredip yolumuza devam ettik.

 

Yolda giderken AynalI kilise diye bir tabela görüp takip ediyoruz. Kilisenin içine girmiyoruz ama bu sayede çok güzel sarı yapraklı ağaçlar görmüş oluyoruz. Bulunca da ne yapıyoruz? bol bol çekiliyoruz.

 

Ardından Kapadokya’ya geldiğinizde görmeden gitmemeniz gereken Göreme Açık Hava Müzesi’ne gidiyoruz. Hani ilk yazıda size demiştim ya müze kart almadan Kapadokya’yı gezmeyin diye. Sakın benim gibi yapıp aldığınız müze kartı orda burda unutmayın 🙂 Nasıl olduysa müze kartım eşimin montunda kalmış ve kısmet o ki eşim montunu otelde bırakmış. Sonuçta bir güzel bilet alıp girmek zorunda kaldım açık hava müzesine.

Müze gerçekten çok enteresan. Dışardan bakıldığında ağaçlıklı, kayalıklı çok hoş bir yer. Ama o her kaya kilise, şapel, yemekhane, depo ve hücre olarak şekillendirilmiş. Manastırda hayat 4. yüzyılda başlayıp 13. yüzyıla kadar aktif bir şekilde devam etmiş. Kiliselerin isimleri genelde içindeki tasvirlere göre veya baktığı yere göre verilmiş. Elmalı Kaya, Çarıklı, Yılanlı, Tokalı, Karanlık… gibi. Kiliselerin içinde fotoğraf çekmek yasak. Normalde oldukça kalabalık oluyormuş ama bizim gibi sonbaharın son demlerinde giderseniz rahatlıkla gezersiniz.

 

Buradaki en özel kilise Karanlık Kilise. Burayı görmek için ekstra bilet almanız gerekiyor. Ben merak ettiğim için girdim ve sizin için fotoğraf bile çektim. Güvenlik görevlisi bu sırada dışarıda telefonla konuşuyordu çünkü:) İçeriye gün ışığı çok az girdiği için 11. yüzyıldan kalma tasvirler neredeyse ilk günkü gibi korunmuş durumda. Merak ettim girdim diyorum ama içeride 5 dakika bile duramadım. Öyle kasvetli, öyle korkunç geldi bana. Sanki heran biryerlerden birşeyler çıkacakmış gibi.

Kapadokya bölgesindeki bu manastırlar Romalıların zulmünden kaçan hristiyanlar tarafından yapılmış. Yüzyıllar boyunca burada kayaların içinde ve yer altı şehirlerinde saklanmışlar. Kurtuluş Savaş’ından sonra burdaki Rumlar mübadele kapsamında Yunanistan’a gönderilmiş. Yunanistan’dan gelen Türklere de Kadıköy’de sahil kenarlarından arsa verilmiş. Bunu anlatan rehberin dedesi burda birşey ekilmez diyerek bir arkadaşının tavsiyesiyle arsasını satıp Kapadokya’ya yerleşmiş. Nereden bilsin İstanbul’da kalsa zengin olacağını:)

Göreme’den sonra Paşabağlarına gidiyoruz. Eşim geldiğimizden beri hani bu bacaların şapkası deyip başımın etini yiyordu. Burada şapkalıları gördük çok şükür. Fotoğraf çekmeyi sevenler Paşabağlarında çokça vakit geçirebilirler.

Paşabağlarından çıkıp Avanos yolunda ilerliyoruz. Aslında 1km ilerde Zelve varmış ama bunu sonradan anladığımız için orayı göremedik. Avanos’un ortasından Kızılırmak geçiyor. Burası çanak çömlekleriyle meşhur. Yol kenarında bol bol çömlekçi görebilirsiniz. Yapılışı da seyrediliyormuş ama bize kısmet olmadı.

Avanosun etrafında gezindikten sonra Uçhisar’a gidiyoruz. Burası Kapadokya’nın en yüksek yeri. Hele kalenin tepesine çıktığınızda eşsiz bir manzara sizi bekliyor. Normalde niyetimiz gün batımını Kızılvadi’de izlemekti. Biz kalenin etrafında gezinirken bir grup öğrenci geldi. Kale’ye girişi açtılar saatigeçmiş olmasına rağmen.

Biz de bu vesileyle kaleye çıkmış olduk. azıcık nefes nefese kaldık ama değdi. Kaleden gün batımını izleyerek çok eşsiz bir manzaraya şahit olduk. Dönüşte kalenin etrafında çok güzel hediyelik eşya mağazaları var. Ufak tefek anılar toplamayı unutmayın.

 

Tabi bu kadar gezintiden sonra karnımız guruldamaya başlıyor. Başlıyor da bizim için yemek problem çünkü hemen her yer alkollü. Alkollü olmayan yerler de pideci vs. İnsan güzel bir yemek istiyor. İbrahimpaşa köyünde Babayanevi restaurant var. Vadi manzaralı bir mekan. Çömlek kebabının methini duyup gittik. Hafta içi olduğundan rezervasyon yapıp gitmek gerekiyormuş. Hazırda birşey olmadığı için eli boş, karnı aç dönüyoruz burdan.

Bir arkadaşımın tavsiyesiyle Ürgüp’te Zeytin Cafe’ye gidiyoruz. Neyse ki burada çok güzel bir yemek yiyoruz. Alkolsüz mekan arayanlara tavsiye ediyorum. Yolunuz Kapadokya’ya düşerse Zeytin’e uğrayıp çömlek kebabı yiyin. Sahibi çok ilgili, kebapın sunumu çok güzel. Duyduğum kadarıyla mantısı da çok güzelmiş. Kimbilir bir dahaki sefere de onu tadarız.

Yine aynı arkadaşım Şüküroğulları Pastanesine de mutlaka gidin tam senlik bir yer dedi. Zaten Zeytin Cafe’nin az ilersinde. Mekan gerçekten çok güzel dekore edilmiş. Çayımızı içip bir güzel ısınıyoruz. Tatlıları da oldukça lezzetliydi. Burası da alkolsüz bir mekan. Gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz.

Karnımızı doyurup, ısınınca ne kadar yorulduğumuzu farkediyoruz ve yavaş yavaş günü sonlandırıp otelimize dönüyoruz. Yarın balon yolculuğu var, erken uyuyup dinlenmemiz lazım.

14 kasım 2016

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum yapabilmek için lütfen soruyu cevaplayınız. *