dertliler buyursun efendim!

 

Snapseed_Fotor

Günlük dertler kuşattıysa seni, hüznün acı pençeleri değdiyse yüreğine, günler, haftalar, aylar hatta dakikalar dar geliyorsa , sıkıntılar padişahı otağını kurduysa yanıbaşında, kendi sesinden bile kaçıyorsan, tüm birikimin pişmanlıksa heybende, duaların gönül semtine uğramadan kaçıyorsa dudaklarından, güneş doğmuyorsa yüzüne, özlem kavuruyorsa benliğini, sadece geçmişı takılı atıyorsan adımlarını durmalısın. Evet evet artık durmalısın. Pişmanlıklarla dolu bir yolculuk yapmak yerine ara vermelisin. Belki de gözünü kapatan kara gözlüklerden kurtulup biraz da etrafına bakmalısın. Ya da geri dönüp tekrar başlamalısın.
Derdin çok. Belki dağlar kadar. Bir karıncanın önündeki taşın büyüklüğü kadar acılar en büyük dağa dönüşüyor bir anda zihninde. Herkes birbirine takık. O buna, şu ona bulaşıyor. Kimse duramıyor yerinde. Caddeler çılgınca bakan insanlarla dolu. Kazara birine değdiysen eğer yandın. Artık azarlanır mısın, yoksa bakışların hışımına mı uğrarsın Allah bilir. Arabalarda yüksek sesli müzikler. İnsanın içini ürperten, yok artık bu da dinlenir mi dedirten melodiler. Dikilmiş saçlar, kararmış gözler. Ve herkeste delici bakışlar. Nedenler, niçinler, nasıllar, ne zamanlar…
“Nerden çıktı bu ağaç karşıma, niye sıkışık trafik, bir günde yağmurlu olmasa hava ne olur, yine Pazartesi oldu, ahh yeter bu çocuklardan çektiğim, neden kimsenin çocuğu böyle değil, yine pislenmiş tüm ev, neden bu kadar ödev veriyorlar, bu insanların hiç çocuğu yok mu, bu patron sınırı aştı artık, nasıl ödeyeceğim bu borçları, bu sınavda çok kazık olmuş canım, bıktım bu hocadan, zaten bana takık, ne zaman kurtulacağım şu sıkıntıdan, niçin benim başıma gelir böyle şeyler…”
Cümlelerin her zaman şikayet kipleriyle başlıyor, farkında mısın? Güzel kelimesini unu

tmaya yüz tuttun, umrunda mı? Sadece şikayet ediyorsun. Hep bunalıyorsun. Sevinmeyi kenara itip sızlanmayı bir numara yapıyorsun. Öyle bir zamana geldik ki masallarına başlamak istemiyorum yine. Zaman kılıfı da bir yere kadar. Firavun döneminden kötü bir dönemde misin? Evin Ebu Cehil’in evinden de mi fena? Ne diye tüm bu çırpınışlar. Hep bir şikeyet bir sızlanışlar. Dertlenmeler, nazlanmalar. Oflamalar, puflamalar. Yine beni mi buldular?!
Sıkıntılar içinde yoğrulan kişi! Evet evet, sen! Bir baksana etrafına. At gözlüklerini çıkarıp gözlemlemeyi denesene çevreni. Hindistan’a, Etiyopya’ya, Afrika’ya baksana. Yok yok o kadar uzaklaşmana gerek yok, sadece bir arka sokağına bak yeter. İnsanların ne derdi var diye bir sor. Sadece bir kere kurtul şu ‘ben’inden. Bir kere uzaklaş kendinden. Ne olur anlamaya çalış elindekilerin kıymetini. Tüm dünyayı etrafında dönecek zannetme ne olur. Bir gün vazgeç bir isteğinden. onu da yapamadıysan renginden. Çok mu zor dertleri atıp gönlü boşaltmak. Güzelliğe yer açıp mutlu olmak.
Aslında zihiniyette başlıyor herşey ve yine orda son buluyor. Hırçınlığın sebebi, nedeni, temeli, geçmişi hep orda. Bazen sokakta bir tezgah açıp ‘zihniyete gel!’ diye bağırmak istiyorum. Zihniyete gelki ki gör insanların farkını. Çarka hapsolmuş beyinlerle özgür ruhların ayrımını. Gel ki dağılsın şu bulutlar. Dağılsın ki açılsın ufuklar. Ancak öyle görebilirsin gerçeği. Ancak öyle anlarsın elindekinin kıymetini.
Bu kadar şikayetin bir bedeli yok mu zannediyorsun? Sürekli şikayet etmenin nankörlük olaymayacağını mı sanıyorsun? Farkında değil misin huşunu kaybettiğinin? Görmüyor musun renginin solduğunu? Hiçbir şeyin derininine inemeyip yüzeysel yaşadığını hissetmedin mi hala? Yaşananlar gönlüne değil yüzüne vuruyor anlamıyor musun? Huşuyu yakalamak ne kadar da zordur bilmiyor musun?. Hissetmek herkesi ve her şeyi. Yakalamak o lezzeti. İnsan ne kadar lezzet alabilir yaşadıklarından? El cevap: huşusu kadar. Hissettiği kadar. Gerçeği anladığı kadar.
Şimdi dur ve ölç kendini. Ne kadar yakalayabildin dünyada huşuyu, tart zihninde. Dünyada bulmadıysan huşunu ahirette arama boşuna. Önca sana verilen yerin hakkını ver. Benim sesim duyulur sana, anlatırım herşeyi. Ama bekleme sen beni. Kandin ara gerçeği. Kendin bul hazineni.
Beş dakika ara ver herşeye. Hayatının ‘pause’ düğmesine bas bir kere. Dur ve dinle içindeki sesi. Anla içindeki sevgiyi. Boşuna hırçınlaşma, ona buna sataşma. Ne faydası var ki bunların sana. Huşuyu aylarda falan değil saniyelerde ara. Bir çiçek mutlu etsin seni, güldürsün gözlerini. Dert mi? Onlar hiç boğmasın yüreğini. Sıkıştırmasın gönül pencereni. Sen aç tüm kapılarını. Aç ve rahatlat yüreğini. İyilikler kalacak, kötülükler uzaklaşak göreceksin. Huşuyu yakaladığın an dünyalar senin olacak, anlayacaksın. Ben neden geç kalmışım diye yanacaksın. Sonra, çok sonra farkına vardığında, bana söylemişlerdi diyeceksin ve bir kez daha gülümseyeceksin.

 

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yorum yapabilmek için lütfen soruyu cevaplayınız. *